Reklamı Geç
Medeniyetimiz ve Şiir
Nermin TAYLAN

Medeniyetimiz ve Şiir

Bu içerik 308 kez okundu.
Ehl-i dilsin sevdiğim şiirim dilindendir
Benim sana hasretim bu güzel hâlindendir
Ne çıkar hiç görmesem gül yüzünü âlemde
Gönül sazımın sesi zülfünün telindendir

Ekrem Kaftan (Kâfi)

Tarihi hakikattir; Hiçbir medeniyet kılıçla, tankla, tüfekle yok edilemez. Hiçbir medeniyet yakmakla yıkılmaz, izi silinmez. Camiler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, bir medeniyetin yalnızca görünen eserleridir. Medeniyet yalnızca eserde ortaya çıkan değil, gönülde, kalbte, ruhta ortaya çıkan, orada şekillenen, oradan söze yansıyan eserlerdir. Unutmamak gerekir ki; medeniyetleri ne bürokratlar inşa edebilir ne de teknokratlar. Onların oluşturdukları zeminde yürüyen milletler, o milletlerin içindeki âlimler, gönül insanları, yazarlar, şairler ve sanatçılar “medeniyetlerin asıl mimarlarıdırlar”.

Buradan yola çıkarak şöyle bir geriye dönüp düşündüğümüzde, tahayyül edip Orta Asya steplerinde terennüm ettiğimizde ve belki de kalbî mânâda Selçuklu’dan Osmanlı’ya seyahat edebildiğimizde günümüze kadar ulaşmış olan en eski kültürümüz hangisidir diye edilen bir sual karşısında verebileceğimiz en net, en doğru ve en hakkaniyetli cevap şeksiz-şüphesiz “söz” olacaktır. 

Asırlara kök salmış varlığımızdan pek çok motif, şekil, gelenek, yapı, mâbed gibi kültür hazinemiz diyebileceğimiz değerler elbette ki günümüze ulaşmayı başarmıştır lakin Türk’ün Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan tarihi yolculuğunda dillerden dillere söylenen, nağme nağme gönüllere işleyen en büyük mirasımız “söz”dür diyebiliriz.

Destanlar, mâniler, ninniler, marşlar, nağmeler ve şiirler varoluşumuzu, özümüzü, ruhumuzu, öz benliğimizi sene be sene anlatmış, asırları aşan medeniyetimizi inşa etmişlerdir. Öyle ki; belâğât’ın en zirvesini gönüllere nakş eyleyen hakanlar, Dâvûdî edâ ile fetihten fethe koşan hükümdârlar, sözün en güzeli Kur’ân-ı Kerim ile söze başlayıp Hak yolunda cihâd eden sultanlar; tertîb ettikleri dîvânları ile kalblerine ineni dillerine nakşetmiş, söze işledikleri motiflerle kulak ve gözlerimize -tabir yerinde ise şayet- âb-ı hayât içirmişlerdir.

Demem o ki; özümüz olan “söz” kalbe inmiş ve kalpten çıkan kelam, ecdâdımızın bağrında şiire dönüşmüştür.

Asırlar boyunca bir dünya devleti olarak çok geniş bir coğrafyada adaletle hükmeden ve insanlığa tarihi zamanın bir ilkbahar mevsimini yaşatan Osmanlı Devleti’nin mümtaz hükümdarları, söze adeta can vermiş ve 36 padişahın 33’ü şâir olarak nitelendirilmiştir. Dünya üzerinde hiçbir devletin ardı ardına iki hükümdarının dahî şair olduğu, edebiyata düşkünlüğü vâki değilken bizde ardı ardına gelen 16 padişahın kesintisiz şair olduğu gün gibi bedihi olmakla birlikte, tertîb ettikleri, divanları dünya edebiyatçılarını hayran bırakacak niteliktedir. 

Salifüzikr; Söz kalbe inmiş, yaşananlar câna değmiş, din ile harmanlanıp neşv ü nemâ bulmuş aşkı bilenlerin yüreğinde…

Şiir öyle olmuş ki; bazen tarihi bir vak’ayı, bazen derin bir aşkı, bazen Kızılelma’yı, bazen illet bir sevdayı, bazen manevi dünyayı ama en önemlisi gök kubeden âsumâna ulaşan çığlıkları anlatmış, duymasını bilene… Kâh anlaşılmış aşklar mısralarda, kâh asırlarca düşündürmüş beyitler cinaslı kelamlarla. Söz can bulmuş, ömre düşmüş, hayat denilen muammada hakikat olmuş. 

Avnîler, Muhibbîler, Bahtîler, Şair Bakîler, Şeyh Gâlibler, Nedîmler, Ahmet Kuddûsîler, Mehmet Akif’ler, Yahya Kemaller, Necip Fazıllar gibi değerleri çıkarmış bu topraklar ve şimdi o büyük şairlerin biçare mirasçıları olarak bizler gelmişiz dünyaya. Tarihimizle övünüp, ceddin büyüklüğü ile gururlanmışız ve bir de edebiyatımızın bu mümtaz şâirlerini her dem konuşup, şiirlerini tahlil eder olmuşuz. 

Ve ne yazık ki öyle bir zamana ulaşmışız ki okuduğumuzu anlayamaz, kelimenin ihtiva ettiği mânâya erişemez, derinden bir mânâ ile hissedemez olmuşuz şiirdeki kelimeleri. Yabancılaşmışız özümüze, uzak kalmışız öz sözümüze ve “bir şiir türü uydurmuşuz serbest diye kendi iç hezeyanlarımızı şiir diye yutturmaya çalışmışız”. Şiir serbesttir elbet, olmalıdır da lakin bir mânâ ihtiva etmeyen, kârîyi bir diyardan başka bir diyara götüremeyen, kalbi titretmeyen, vicdanı sızlatmayan, aşka coşku vermeyen, sevdayı şahlatmayan kelimeler, birbiri ardına dizilse, kafiye içerse; yahut alt alta gelse buna  şiir denir mi, ya da dense şiire hakaret olmaz mı?

Hakikat böylesine acı olsa da, iki kelam edemeyen birileri kendini şair diye sunsa da, böylesi bir cihân devletinin yegâne mirasçıları olarak, şâir kıtlığı yaşansa da çok şükür şiirleri okunduğunda kelimeleri kalbimize dokunan şairlerimiz hâlâ var. Tam bittik tükendik dediğimiz anda öyle değerler çıkıyor ki; bir “YAĞMUR” diyor ve yeniden şiirin bereketi yağıyor ömürlerimize.

Ve birileri çıkıyor Ekrem Kaftan gibi divan edebiyatından bir rüzgâr estiriyor ahir ömrümüze. Kelimelerindeki derin mânâ, kelamındaki mîzân, sözündeki asalet, geçmiş ve gelecek tahayyülü alıp götürüyor bazen asr-ı saadete bazen de yeniden cihân devleti olacağımız günlere.

“Aşkı Şairler Korur” derken ömrünüzün tamamını titretiyor, “Uzak Aşk’a” diyerek ettiği 

Derd ü gamın şiddeti ve hüznün sohbetidir
Âşıkın gönlündeki sayısız merâm sükût
Sözün cânân gönlüne ulaşma hasretidir
Beklenip de gelmeyen bir kutlu selâm sükût

bu kelamla gönlünüzdeki aşkı şaha kaldırıyor. Demem o ki; söz kalbe inmeli, kalbe indikten sonra dile gelmeli. Tıpkı (Kâfî) mahlasıyla şiirlerini gelecek nesillere bırakma cehdindeki Ekrem Kaftan’ın şiirlerinde olduğu gibi. 

Ne diyelim kalem hikmete, söz aşka râm olsun..

Dua, hürmet ve şiirle..

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
‘Necip Fazıl için büyük adam tabiri bile az gelir’
‘Necip Fazıl için büyük adam tabiri bile az gelir’
Kudüs'teki yüzyıllık hesap
Kudüs'teki yüzyıllık hesap